Orağun yedisi ‘Hıdırnebi Yayla şenliği’
M. Kemal AYÇİÇEK – 19 Temmuz 2009
www.karadenizolay.com (Özel)-Bizim sitede de var, özellikle gurbetteki hemşehrilerimiz için bir kolaylık olsun diye koymuştum şenlikler takvimlerini. Nerdeyse her aklına gelen bir “şenlik” oluşturmuş, güya o adına “şenlik” dendiğinde değerlenecek yöresini kalkındırmayı belki de şenlik bahanesiyle yöresini tanıtacağını düşünerek yapmışlar bunu ama hayatlarında da hiç şenlik görmeden yapmışlar bunu belli ki. “Şenlik” adı konulunca bir yerdeki şenlik, gerçektende o şenliğin içini dolduruyor anlamına gelmiyor elbette. Mesela, son yıllarda “şenlik” adı verilen bir çok yerde, birkaç yöresel sanatçı getirilince bunun şenlik olduğu sanılıyor. Oysa o tarz şeyler, olsa olsa “yaylada konser”den ileriye gidemez. Hem öyle de olunca bu kez gerçekten emek, ter, gelenek, görenek yaşatma adına yapılan şenliklere gölge düşürülüyor.
Orağın yedisi, yani Trabzon’un Akçaabat ilçesi’nin Hıdırnebi yaylasında yapılan yayla şenliği, adıyla insanıyla, insanının samimiliği, sevincin, şen olmanın, gösterişsiz ve sade insan olmanın, kavuşmanın, hasret gidermenin, dedelerin yadigarı olmuş gelenek ve görenekleri yaşatma yarışının ifadesi olarak yapılıyor. Şenlikler için bölgede görev yapan tüm bürokratlara aslında slayt veya video ile birifingler verilmeli, şenlikler konusunda birkaç örnek gösterildikten sonra da tüm şenliklerde bazı ölçülerin dikkate alınması sağlanmalı ve her aklına gelene de “şenlik” hakkı verilmemeli. Bunu yasak olarak algılamayın lütfen, sadece gerçekten yoğun emek ve insan unsurunu ön plana alan gerçek şenliklere haksızlık etmemeli diye belli bir disiplini içermeli diye düşünüyorum.
Vardır belli başlı örnekleri şenliklerin mesela. Trabzon’da Akçaabat’ın Hıdırnebi yaylasındaki şenlik, işte sıradan bir şenlik değil ki. Şenlik alanına “dernek çimeni” diyorlar. Bir şenliğin olduğu, Akçaabat-Düzköy karayolundan Hıdırnebi yaylasına saptığınızda belli ediyor kendini. Bir yoğun trafik var, bir yoğun sis var ki, “gitsek mi gitmesek mi” diyorsunuz içinizden. Ama yola çıkılmışken geriye de dönülmez ki. Hani bir laf vardır ya , “kuymaktan dönenin kaşığı kırılır” diye. Bizde yayla şenlikleri kuymak tadında birer yemek meğer. Bunu da şenlik alanına vardığınızda gözlemliyorsunuz. Şenliğe ilk kez katılmış aynı bölgenin bir çocuğu hani diyor, “bizum orda çocuklar oyun oynarken onların arasına bir büyük girerde oynarsa, o büyüğü dışardan görenler, ‘hav adama bak, çocukların arasına girmiş, oyun oynuyor, boyindan da utanmayi’ deriz ya, bir bakmışız ki Hıdırnebi’de yediden yetmişe herkes el ele vermiş, kol kola girmiş, horon tepiyor, şenliğe geliyor. Hayat orda, insanlık orda, yaşam orda, şaşdım kaldım. Adamlar, kahveyi yaylaya taşımış, çocuklarıyla el ele verip, katılmış şenliğe. İnsanlık o işte, orda yani” diyor.
Yine aynı genç ilk kez görmüş ya böylesi bir şenliği, “adamlar, şehir yaşamını soyutlamışlar. Sıyrılmış bir ruh haliyle kenetlenmiş, birleşmiş ve sanki bir aile gibi coşkuya kapılmışlar, insan heves etmez mi öyle bir topluluğa, hayran olmaz mı? ‘ben adam’ım havası yok, ben yurt dışından geldim cakası yok, kibir yok, dalıyor oyuna, herkes küçük, herkes büyük, herkes insan, herkes coşkulu, herkes neşeli, herkesin yüzünde bir mutluluk okuyorsunuz” diyor haklı olarak. Aynı duyguları bende düşündüm, baktım, kim kimle tanışık diye ama herkes birbiriyle tanışıkmış gibi. Sadece bir köy değil tam 10 tane köyün çadırı var o Dernek çimeninde. Horona girmek isteyenler giriyor, girmeyenler çepeçevre olmuş horon oynayanları seyrediyor. Belki o an, geçmişte oynadıkları oyunları, belki katıldıkları bu kaçıncı şenliklerle onları kendilerince kıyaslıyor, belki eksikleri belki fazlalığını hesaplıyorlardır kim bilir.
Köy muhtarlıkları adına kurulmuş çadırlarda ikramlar, hem kendi köylülerine ve hem de şenliklerin ev sahipliği onuru için demledikleri çayın kalitesiyle övünüyor köyün gençleri ve hizmet verenleri. Şenlik alanına gidenler, gelenler arasında giysileriyle dikkat çeken kadınlar ve çocuklar, yörenin kültürünü yansıtıyorlar üzerlerinde. Tabi tutup birini, ne giymişsin öyle üzerine diyip, tek tek giysilerinin adını sormak olmazdı, belki de olurdu ama yanlış anlayabilirlerdi diye sormadım. Hem giysinin adını versem ne çıkar ki, siz o giysileri o genç kızların üzerinde görmedikten sonra adını bilmiş olmanız size ne kazandırır ki? O yörede bizim “şenlik” olarak bildiğimiz şeyin genel adına onlar zaten “dernek” diyor. Oysa biz, dernek’ten hani “kanarya sevenler derneği” gibi bir şey anlıyoruz, orada öyle değil işte. Dernek, bir Pazar da aslında. Toplanma yeri ama taze mısırcısından tutun, meşhur Vakfıkebir ekmeğine, Giresun’dan bile Yayla’ya satmak için peynir getirmiş tüccara varıncaya kadar aklınıza ne gelirse her bir şeyin satıldığı bir büyük Pazar.
Öyle iki kemençe bir davul değil sadece bir köyün çadırında var onlar zaten düşünsenize her köyden iki davul geldiğini saysanız zaten 20 davul yapıyor, onca köyde sesi güzelden tutun atma türkü bilenine bir çok sanatçı ama öyle sizin anladığınız gibi vitrin sanatçısı değil onlar, yine o vatandaşlarla aynı hazzı duyan, çaldığı kemençeyi verilen paraya göre çalan tipler değil, samimi ve içten insanlar. Zaten o şenliklerin esrarı da orada gizli sanırım. Kimsenin yapmacık olmadığı, herkesin doğallığı ile dikkat çektiği bir nezih ortam. Gurbetçiler bile bu şenliği planına alıp, memleket hasretini bu şenlikte gidermek için yurtdışından gelmiş , hasretini çektiği toprağının insanıyla buluşmak adına tatilini sırf bu orağın yedisi şenliklerine ayarlıyor ve katılıyor.
Üç gün sürüyor orağın yedisi Şenlikleri. Yani Hıdırnebi Yayla şenliği. Dernek Çimeni girişinde kocaman bir bayrak ve Atatürk posteri ile “Geleneksel orak yedisi, Hıdırnebi yayla şenliklerine hoş geldiniz. Sertkaya köyü kalkındırma güzelleştirme ve yardımlaşma derneği” yazılı pankart karşılıyor sizi. Köyler, Dernek alanına sırayla geliyor. Her gelen köy, önce gelmiş köylülerce karşılanıyor. Ama ne karşılama. Bir insanlık buluşması gibi, bir güzel yarış bu. İnsan seyre doyamıyor. Yine anlatsam anlayamayacaksınız veya inanmayacaksınız. Şenlik alanına en son gelen köy mesela tam orağın yedisi, yani 20 Temmuz’da geliyor. Koryana (Golyana) veya yeni adıyla Acısu köylüleri. Onların gelişi, artık şenliğin finali sayılıyor. Şenlik alanında söylediler, “hele golyanalıların gelişini görmelisiniz” diye ama üç günlük şenliği baştan sona izlemeye zamanımız olmuyor ki. Yoksa oradaki insanların arasında olmak, onlardan biri gibi olmak ve o üç günü yaşamak ömre bir ömür daha katardı sanırım.
Çoluk çocuk kadın erkek ne kadar köylü varsa sanki bir olup, yola koyulmuşlar. Davul zurnalar eşliğindeki yürüyüşten sonra şenlik alanına ulaştıklarında bir yandan kemençe bir yandan davul ve zurnaların sesleri birbirine karışıyor. “ula, ula” sesleri, inliyor koskoca Hıdırnebi obasında. Oba, büyük merkez anlamında kullanılıyor. Çocuklar, dernek çimeninden oba’ya, yani Hıdırnebi’de dükkanların, kahvelerin, fırınların, lokanta veya et yeme yerleri ve caminin olduğu merkeze diyorlardı. Yoğun sis ve çiseye de alışmışlardı.
Kimilerimiz, “aman, bu siste ne işimiz var orda” diyebileceği bir ortamdı, çamuru diz boyu denecek kadardı belki ama yine de o şenlik alanına gidenler üzerinde hiç de olumsuz bir heves kırgınlığı bile yapmamıştı.Şenlikçilerden biri, “sisin olmadığı şenliklerimiz sayılır. Ama şenlik bitsin güneş açar ama biz bu sisten rahatsız değiliz, bu havanın güzelliği de başkadır, bunu yaşayan anlar” diyor.O coşkunun yazıyla anlatılması gerçekten zor, yaşanılması gereken bir şenlikti. O şenliği gördükten sonra hani gurbetçilerin yıllık izinlerini bu şenliklere ayarlıyor olmalarını o zaman daha rahat anlayabiliyorsunuz. Şişmanca bir çocuk gördüm, “sen nerden geldin, Almanya’dan mı” diye sordum, “yok, ben değil, dedem Almanya’dan geldi” dedi.
Tamam şenlikler, bir coşku yeri ama eski kültürün yozlaştırılmadan günümüze değin yaşatılarak geliyor olmasını alkışlarken, yarınlarda bu kültürün erozyona uğramasının da tedbirinin alınması zamanı bence. Çünkü, bizim görüp de hayran kaldığımız bu insanlık buluşması, meğer önceleri daha da yoğunlukla yaşanırmış ki, bizim yaşlarımızdaki bazıları, “şimdi yeni nesil sanki kopuyor, hepsi katılmıyor. Biraz biraz bireyselleşme ağır basmaya başladı, burada köylerin buluşması ve kaynaşması yaşanırken kimileri ailesel buluşmaları ön plana çıkarmaya yöneliyor. Eski köyler arası dayanışma ve etkinlik yarışı şimdiler de sanki biraz daha azaldı, kültürümüz eriyor” yakınmasında bulundu. Tabi biz bu şenliklerin öncesini bilemediğimizden belki kayba uğrayan kültürü de gözlemleyemiyoruz. Orağın yedisi, eski kocakarı ayları veya halk dilinde Temmuz diye biliniyor. Temmuz’un 18- 19 ve 20. günleri İşte Bu Hıdırnebi, yani Orağun yedisi şenliklerinin günü. Muhtarlıklar adına kurulan çadırlardan Kuruçam, Kemaliye, Sertkaya, Arpacılı, Bozdoğan, Acısu, Gümüşlü, Ortaköy, Tütüncüler, Balıklı adlarına rastlıyoruz. Tabi, tüm köyler gelirde berber gelmez mi, Kemaliye köyünün çadırının hemen yanında da berberin çadırı var yayla traşı için. Çadırı sadece köy muhtarları değil tabi, şenliklere katılanların çoğunda da çadırlar var. Hıdırnebi Oba’sında evi olmayanlar, burada kurdukları çadırlarda şenliğe ayrı bir renk ve hava getiriyorlar tabi.
Kurulan horon halkalarını anlatmama gerek kaldı mı , Akçaabat olur horon olmaz mı hele de böylesine devasa bir Dernek’te. Yani “Orağın yedisi” şenliğine. Köylüler yazmış “orağun” yazmış, yöre lisanıyla, aslında onu yadırgamamak lazım. Güya biz, bir harf da olsa güya aklımız sıra “şehirleştiriyoruz” kelimeyi. Onu benim kusurum sayın siz. Ama horonlara heves ettim, her yer çamur, üstümüz başımızda çamurlandı. Öyle güzel oldu ki, o çamurlanmak bile ayrı bir güzellikti. Ayakkabılarımız sonra yayla çimenleriyle temizledik. Büyük oba’ya dönüp, söylemesi ayıp iki kilo et yedik. Ama etlerin koyun eti olduğu dendi ama sanki bize gelen böbrekler dışındaki et dana eti gibiydi. Hem böbreklerde tam pişmemiş getirilince o böbrek kokusu ile midemiz de kaçtı. Tekrar pişirsek de başkaca yerlerde yediğimiz etlere benzemedi. Yani, şenlik güzeldi ama belki de kalabalıktan olacak etleri hiç de güzel değildi Hıdırnebi’nin. Bize et veren orta yaşlı bayan, “kusurumuza bakmayacaksunuz, kalabaluk idi, hizmette kusurumuz olmiş olabilur ama başka zaman da bunu telafi ederuk” dedi ama ne fayda..Fakat, o yemeğin üzerine hemen yan taraftaki kahvede içtiğimiz üçer bardak demli çayın tadı hala damağımızda duruyor. Böylece bitiriyoruz Orağun yedisi şenlikleri gezimizi, büyük bir hayranlıkla ve de takdir duygularımızla tabi.
Yanbolu’da sinor kavgası !
M. Kemal AYÇİÇEK – 5 Temmuz 2009
www.karadenizolay.com (Özel)-Bir Pazar günü karadeniz sahil yolundan giderken kahverengi “Santa Harabeleri” diye yazılı tabelayı görünce yanbolu köprüsünden girdim o yola. Yol dediysem elbette sahil yolu gibi bir yol beklentim yok ama en azından normal bir köy yolu da olsa sadece stabilize veya toprak olur ama “yol” olurdu. Burası ne öyle bir turizm yolu ne bir belde yolu ne yayla yolu veya ne de köy yolu olduğuna karar veremedim. Her türlüsü var, sanki yollardan bir kokteyl yapılmış gibi ama bir şantiye yolunu andırıyor.
Kılıçlı köyünün yeni ve genç muhtarı Ali Kemal Boz, “yolu da yaz” diyen köylülerine “sıkıntı olur arkadaşa, yük etmeyelim” diye yol konusundaki sıkıntılarını dillemekten çekiniyorlar. Yanbolu deresi, aslında Trabzon’un Arsin ilçesine bağlı ama dereboyu yukarıya doğru çıktığınızda aynı dere, hem Araklı, hem Arsin ve hem de Yomra’nın hatta daha da gidilirse Gümüşhane’nin Yağmurdere beldesinin de sınırlarına giriyor. Belki de bu yüzden dir, yolun garip ve sahipsiz oluşu. Hangi ilçenin mülki amirine şikayet edeceksin bu yolu, her birinin sorumluluk alanları birbirine girmiş durumda. Örneğin Yomra’nın Maden ve Kılıçlı köyleri, Arsin’in önceleri Başdurak olan ama belediye olunca Atayurt adını alan eski adıyla meşhur Mesohor’u, Araklı’nın Taşönü, Karatepe ve Çankaya beldesinin yine bu vadide olması, belki buraya hizmetin götürülememesindeki bürokratik bir handikaptan kaynaklanıyor.
Yani Yanbolu vadisine bir hizmet yapılacaksa öncelikle Trabzon valisinin bu durumu bilmesi ve Yomra, Arsin ve Araklı kaymakamlarını bu vadide ortak hareket etmeleri konusunda özel dikkatlerini çekmesi gerekir ki, o vadide oturan insanların yüzü gülsün. Yoksa, her bir ilçe kendi sınırları içinde hizmet götürmeye kalkarsa böyle bir vadide de doğal olarak “yol kokteyli” gibi bir görüntüden kurtuluş olamaz. Evet yanbolu deresi üzerinde de HES santralleri inşaatları var ama onlara daha yeni başlandı. Yani yol sorunu bu vadide hiç bir zaman giderilmedi. Oysa bu yol, sahilyoluna konulan ve turizme açık alan anlamındaki kahverengi renkli “santa harabeleri” tabelasinın konmasıyla elbette gidilebilir bir anlam kazanmıyor! Ancak, arazi araçları ile gidilebilen bir yol denebilir.
Taşönü köprüsünün hemen yanında oltalarıyla Yanbolu’nun nimetleri sazan ve bıyıklı balık avı yapanlardan tutun dereboyunca yukarıya doğru elindeki saçmalarla da bulanık sularda avlanmaya çıkanlara rastlıyoruz. Elbette bu derelerde yabancılar gelip avlanmıyor, bu yörenin insanları bunlar. Ama avlanan balıkların çok da avlanmaya değer olduğu söylenemez. Henüz çok ufaklar. Ama yanbolu deresinin yukarlarındaki kırmızı benekli alabalıkların varlığından söz edilse de bu derenin tabi florasından kaynaklanan bir canlısı bıyıklı balığının kırmızı benekli alabalıkları daha yavruyken yiyip bitirdiği ifade ediliyor. Derelerdeki balık avcılığına ne kadar yasak konsa da bazı alışkanlıklar, ne yazık ki çevre duyarlılığından daha ağır basabiliyor. Derede saçmalarla balık avlayanların fotoğraf makinasını görünce mekan değiştirme çabalarından görüyoruz bunu. Yasağı bildikleri halde alışkanlıklarına teslim olduklarını böylece anlıyoruz zaten.
Yeniköyü geçip, karatepe’nin sınırlarına girince yol kenarında genelde mezarlıklarda bulunan bir çiçek yığınına rastlıyoruz . ama çiçekler boşuna değil tabi, Türk bayrağını da görünce bunun bir şehit mezarı olduğu anlaşılıyor.Biraz daha ilerleryince evinin ön tarafına arapça yazılar yazdırıp, nazardan koruma tedbiri alan Hacı Hamit Hasanoğlu’na rastlıyoruz. Cami hocasından rica etmiş, kıt kanaat geçinirken yaptığı betonarme evinin çatısının hemen altına “eğuzu besmele ile ayetel kürsü”yü yazdırıp, yuvasını kötü gözlerden ve nazardan korumuş kendince. Hani “irtica haberleri”nin moda olduğu günlerde bile bu ev bir habere konu edilmişti geçmişte. Karadeniz’de “maşallah”, “bismillah” “nazar değmesin” yazıları ve hatta kesilen kurbanlıklardan sığır, boğa veya koç boynuzlarının konduğu evlere sık sık rastlanır ve bunlar yadırganmaz da.
Yoldaki inşaat çalışmalarından bir Hidro Elektirik Santrali (HES) inşaatına geliyoruz. Bu vadi üzerinde iki tane HES olacak. HES’lere bazı yerlerde itirazlar var ama bu vadide bunu görmüyorsunuz. Zaten ıssızlık ve işsizlikten sıkılmış yöre insanı, bu HES inşaatları sayesinde biraz canlılık ve hareket görmüş, arazilerinin para etmesinden de mutlu olmuş gibiler. Sadece yayla mevsimlerinde biraz hareketlenen yolda eski yaylacılık da kalmayınca hancılık ölmüş, kıraathaneler de oturanlara rastlıyorsunuz. Burada eski yayla anıları anlatılıyor ve deniyor ki; “eskiden herkes yaylaya giderdi. Şimdi yirmi yaş altı da üstüde yaylayı sevmiyor ve beğenmiyor, kalmıyorlar. Herkes, aşağıda zaman öldürüyor. Yaylada yirmi ev varsa bunlardan sadece yedi tanesi şenleniyor. Babalar ve anneler dışında yeni nesil yayla sevmiyor. Bu kriz, dört yıl sürerse yeniden hayvancılığa ve dolayısıyla da yaylaların kıymeti daha iyi anlaşılır”
Adını yıllar öncesinden babamın din eğitiminden duymuş olmama rağmen hep Yomra deresinden yukarda sandığım, o rahmetli Erkan Ocaklı’nın da türkülerine konu ettiği Mesahor adıyla ünlü Başdurak köyü, belediye olunca da adı Atayurt olarak değişen yer meğer, Yanbolu vadisindeki bir beldeymiş. Bunu bilmediğimi kime söylesem herhalde inanmazdı ama maalesef ben bile bilmiyormuşum. Biz arada kalmış bir kuşak gibi zaman zaman eski adlarıyla büyüklerimizden dinlediğimiz hikayeleri yeni nesile aktarırken aynı yerin tanımlamasını doğru dürüst yapamıyor oluşumuz, herhalde sadece bizim bilmemişliğimizle anlatılamazdı. Baksanız, ünlü mesahor’un adı bile önce Başdurak, sonra da Atayurt oluyor! Böyle saçmalıklarla belleklerimiz de neyi nasıl ne kadar tutar ve yeni nesillere hangi olayı hangi ismiyle anlatacağız?
Modernleşme bahanesiyle yaşayan büyüklerle yeni nesilin arasının sırf bu yerlerin adlarının değiştirilmesinden kaynaklanan tartışmalarla bile açılması içten bile değil öyle değil mi? Neyse, önceden Yomra’ya bağlı olan Mesahor, meğerse şimdi Arsin’in bir beldesiymiş. Ama Mesahor’u az yukarıya geçince bu kez de Yomra’nın Maden’ine ve Kılıçlı köyüne geliyorsunuz. Kılıçlı’nın tam karşısındaki dik yamaçlı dağda kocaman bir kayalık var, bu kayalık Kılıçlı halkının uzun namlulu tüfeklerle atış alanıymış meğer. “o kayaların dili olsa de konişse” diyor biri, bir diğeri, “o gördüğün kayaların yediği merminin haddi hesabi yoktur hemşerim” diyor. Bir diğeri, “tam bizum köyün karşısıdır. Nişangahımız sayılır o kayalar, atış talimlerumuzi oraya doğri yaparuk, düğün derneklerumuzdeki bir numaralı hedeftur o kayalar” diye anlatıp gülüşüyorlar.
Daha oraya çıkmadan yol kenarında bir evin önünde kurutulmaya asılı yaprak demetlerini görüyorsunuz, sanki üzüm yaprakları gibi sarmışlar evi ama onlar hayvanlar için kurutulan budanmış kızılağaç yaprakları. Her taraf yeşil de olsa kızılağaç yaprakları da değişik bir damak tadı olsun büyükbaş hayvanlara diye yazdan kurutuluyor. Kılıçlı köyü, Yomra’nın Yanbolu vadisindeki en meşhur köylerinden biri. Zaten köyün girişinden belli ediyor kendini evlerindeki yazılar. Ömer, Hami, Uğur ve Adem, köyün dışa açık yeni nesillerinden. “yıllara meydan okurken günlerin esiri olduk” diye evlerinin sesini yazıya dökerken, sevdalı Adem’de birilerine mesaj olarak, “aramasın gözleri(m)n, o şimdi asker” diyor ve kalan gününü yazıyor, kulübesine. O “Gözleri” kısmını yazarken belli ki önce “gözlerim” olarak yazıyor ama bu mesajı kendine değil de vermek istediği sevdiğine olunca, bunu sonradan fark edip, M’yi silip, M harfini N ile değiştiriyor ve mesajını tamamlıyor. Bu adem, askerde apandist ameliyatı olunca bir çucuk ay hava değişimi alıp, geliyor memleketine gerçi.
Biraz daha yukarı çıkınca bu kez aynı Adem’ın yarısı dere üzerinde balkon yapmış, özel bir köprü ile ulaşımı sağlanmış kıraathanesini görüyorsunuz. Manzaralı, yanbolu deresinin tam üzerinde bir kapalı balkonu andıran kıraathane, belli ki adem askerden dönünce faaliyete geçecek. Gerçi zaman zaman açılıyormuş ama daha çok da gelecek günler için belki yolda yoğunluk olur ve hani Santa harabelerine gidip, gelenler artar ve turizm hareketi olursa Adem’in kıraathanesi de bu turizm severlere katkı sunmak üzere yol boyunca konumlanmış oluyor.
Çankaya ile Kılıçlı’nın sinor olayı
Yukarda da anlattık gerçi ama yenileyelim, bu yolda o kadar fazla kilometre yapmadık sadece yirmi sekiz kilometrelik yanbolu deresi boyunca tam üç ilçenin sınırları adeta iç içe durumdalar. Kılıçlı, Arsin’in sınırların üzerinde ve Yomra’nın sınırlarındaki bir meşhur köy. Ama bu meşhurluğu sadece Sengültaş adını verdikleri köylülerin mavzerlerle hedef tahtası yaptığı kaya ile sınırlı değil. Köy muhtarı otuz yaşında ve yeni seçilmiş Ali kemal Boz. Muhtarın yanında Hüseyin pulat, oğlu Yakup Pulat, Halil İbrahim Şimşek, Hüseyin şimşek, Hasan Boz ve İsmail Şimşek. Bu İsmail Şimşek’i adıyla bilenlerden çok O,daha çok lakabı “horoz” olarak bilinirmiş.
Burada köylerinin sınır (sinor)ları ile Araklı’nın adı yine önceleri Haruksa olan sonradan Dağbaşı ve son olarak da belediye olunca Çankaya diye değişen beldesi ile Kılıçlı köylüleri, Yanbolu ile Karadere arasındaki dağda hudut belirlemekte tartışmışlar. Eski ifadeyle sinor tartışması yapmışlar. Bunu muhtarın yanında İsmail Şimşek’ten dinliyoruz;
“Bizum dedelerlan haruksalılar köylerun sınırında anlaşamayınca her iki tarafta bir kararda birleşmişler. Bu karar, sabah namazından sonra her iki köyün ileri gelenlerinin aradaki dağı tırmanarak, buluştukları yerin köy hududu olmasıydı.sabah nemazı kılınmış bizum köyliler dereye (yanboliya) inmiş ki derenun karşısında haruksalilar , pekley. Haruksalilar demişki, “temam biz gelduk, sinor burasidur” bizum dedeler demiş ki, ne zaman sabah namazını kıldunuz da bir dağı aşıp, o kadar yoli geldunuz, bu işte bir iş var. Böyle şiy olur mi?Harusali kiloli biri, diyor bizumkine ki ben o kadar yolu indim, madem kabul etmiyorsun o zaman beni sırtına al bu dağda beni nereye kadar taşırsan orası olsun sinor. Alıyor haruksaliyi arkasına ama on metre çıkamadan birakiyor tabi”
Tam burada araya bir başkası giriyor, “araklililar gurnaz, eskiden saat yok, horozun sesiyle uyanılıyor. Meğer, Haruksaliler, horozun kıçına biber sürmüşler, horoz sabaha kadar uyutmamış kimseyi, onlarda vurmiş dağa gelmişler, inmişler bizim dereye kadar. Bizum dedeler biraz daha uyusa demek haruksalılar bizum köyi da sinorlarına katacaktiler, ne uyanukluk değil mi?” gülüşüyoruz birlikte.Bu tartışmalar sonucu Sengültaş’ın üstünde bir yerden sinorun belirlenmesiyle tatlıya bağlanmış bu olay tabi.
Hava kararmaya başlıyor, Santa’ya çıkamıyorum. Geriye dönüyorum. Yol üzerinde Yanbolu’dan suyunu alan bir balık üretim çiftliğine uğrayıp canlı alabalık alıyor ve köye çıkıyorum. Necati, İstanbul’dan gelmiş ama odunlarla uğraşıyor. Sonra yakıyor bir yandan semaverini diğer yandan da mangalı. Akşam ezanı okunmuş, hava kararmış ama yaz geceleri uzun nasılsa.bir yandan salata, bir yandan karpuz derken güzel bir akşam yemeğinin ayrıntılarını artık sizlerle paylaşmayayım değil mi? Mesela, “alabalığın da ızgarası mı olur?” diyenleriniz de olabilir tabi de her zaman da tereyağında alabalık yenmez ki?
Karadeniz’i önce biz gezelim
M. Kemal AYÇİÇEK – 02 Ekim 2007
(www.karadenizolay.com) sahibi yayın yönetmeni
Tatil, gezi ağabeyimin deyimiyle “kizirlik” benim işim, zaman zaman “keşke babamın petrol istasyonu olsaydı” diye geçirmişim içimden, kimselere çaktırmadan, gezmişim yurdumuzun öncelikli gezilebilecek yerlerini. Ama gitmediğim yerler var, görmediğim ama gitmek istediğim yöreler elbette var ama Karadeniz, bu bölgeyi önce kendi insanımızın gezmesinden yanayım. İstiyorum ki, bu bölgede yaşayan herkes, mutlaka gezsin bu bölgeyi adım adım gezsin, öncelikle gezsin!
Neden durmadan bu “gezsin” ifadesini sık kullanıyorum, bölgemizin kıymetini bölgemize yabancılar doluştuktan sonra fark etmemiz bize çok şey kaybettirirde ondan. İstiyorum ki, biz kendi bölgemizi yabancılar rağbet ediyor diye değil, bu bölgenin yaşayanları olarak gezip, tozmalı, tanımalı ve bilmeliyiz. Karadenizliyiz ama dikkat edin, kendinizden yola çıkarak bakın, biraz düşünün sizdebana hak vereceksiniz! Siz mesela, kendi yaylanızın bulunmadığı hangi vadisine çıktınız ki? Hangi vadiden yukarılara, bilmeden gittiniz? Var mı gittiğiniz yerler, sayın bakalım hangi vadilere çıkmışsınız, hangi yaylalardan geçmişsiniz?

Askerde arkadaşlarım Sumela manastırından söz açıldığında Trabzonlu olduğum için benden anlatmamı isterlerdi, konuyu değiştirip, kaçamak cevaplarla geçiştirmenin yollarını arardım. Sonra da dikkat kesilen birileri, “yoksa sen gitmedin mi Sumela’ya” deyince de sevmediğim halde yalan söylerdim, “yok gittim, biliyorum” diye ama yalandı! Mahcup olduğumdan yalan söylerdim, el alem benim memleketimdeki bir değerden söz ederken ben kendi memleketimdeki değerden habersiz olabilir mi idim! Ama olmuştum, askere bile yabancı şubeden İstanbul Eminönü askerlik şubesinden gitmiştim çünkü! Memleketime yabancı büyümüştüm, kültürünün, yerelliğinin farkına askerlik dönüşünden sonra varabilmeye çalıştım.
(fotograf: Haçka yaylası)
Şimdi bir çok gencimiz var ki askerliğine kadar Trabzon’un dışına çıkmamış ama Trabzon’un ilçelerinden de habersiz, sadece uzun sokak, kunduracılar, Atapark belki meydanın dışından bile habersiz. Oysa hep yaylalarımızdan hep Karadeniz Bölgesi’nin yeşilliklerinden söz edilirken, biz aslında sanki yeşilden bezginlik içindeyiz. Biz, içinde bulunduğumuz cennetin farkında değiliz! Ama olmalıyız. Kendi bölgemizin güzelliklerini önce bizim bilmemiz bizim yaşamamız lazım, çünkü bu öncelikle bizim hakkımız!

Yabancı turistlerin ziyaretçi sayılarıyla avunuyoruz, bu yıl oldukça bereketli bir sezon geçirdi bölgemiz turistik tesisleri, zaman zaman konaklama alanlarında yer bile bulamadılar. Onlar, yani yabancılar elbette gelecek ama onlardan önce bizim de Hıdırnebi, Haçkalı, Kayabaşı, Lişer, Kalecik, Yomralıların yaylası, Taşköprü, Camiboğazı, Zigana, Madur, Zuvas, Ayranlı, Ovit, Kafkasör, Çakırgöl gibi artık sayın sayabileceğiniz kadar ama tüm bu güzel mekanları gezmek insana ömür katar!
Nerelere kadar gidebildiniz? Düzköy vadisinden Akçaabatlılar, Köprübaşı vadisinden de sadece Sürmeneliler mi yararlanmalı? Vakfikebir, Şalpazarı, veya Çaykara vadisi her bir vadimizin kendine has kültürünü yerinde yaşamak lazım. Her vadinin kendine has cezb edici güzel yanları var.

Ama bir yere giderken, illa önceden bilmek gerekmiyor. Bakın dikkat edin Japon turistlere, şehirde gezerken bile hep yalnız dolaşıyorlar. İsarilliler de öyle, kimselere muhtaç olmadan ve yabancı bir ülkenin topraklarında yapayalnız gezebilmek için adamlar binlerce kilometre uzaklıklardan geliyorlar, çekinmiyorlar gezmeye, tozmaya ama biz nedense bilmediğimiz bir yere gitmekten hep çekiniyoruz. Sanki cesaret edemiyoruz, sanki belki bir başka vadinin yaylasına gidilmesini hazmedemiyoruz, belki çekemiyor muyuz ne? Hep bildiğimiz yaylalar yerine güzergah belirleyelim vadilerden rast gele çıkalım yukarılara doğru, yollar boyunca gördüğümüz her çeşme başında durup, hem bir nefes açalım ve bir avuç dolusu su içelim! O sular, öncelikle bizim hakkımız, bunun bilincine varalım.
Ha, bu hafta değil de sakın önümüzdeki hafta “gideriz” demeyin, hiç ertelemeyin, içinize doğduğu hafta varın gidin, yeter ki gidin. Pişman olmayacak aksine mutlu olacaksınız, bugüne dek gitmediğinize vahlanacaksınız inanın.

İstanbul’dan misafirlerim geldi, onlarla çıktık yayla yollarına, istedim ki tüm gördüğüm yaylaları onlarda gezsin, biraz tadını çıkarmaktan uzak oldu belki ama kısa zamanda belki bir haftada gezilebilecek yerleri gezdik yeniden. Ama sitem işittim tabi bu gezmelerden, yorgun düşmüşlerdi. Belli ki gezdiğimiz yerleri sindirmeden geçmişiz, aynı gün de 3-4 yayla geçmişiz. Hızlı, tempolu bir koşturmaca olmuş gezimiz. Haklılardı sitemlerinde, yaylalar gezilirken koşturma caya gelmiyor. Dışarıdan gelenler, o tempoyla yorgun düşüyor ama zaman önemli. Zamanı değerlendirmek adına, belki kısa zamanda çok yer görme pahasına oldu ama hata ettik!
Fakat, çektikleri fotoğraflarla hoşnuttular. “iyi ki gitmişiz, iyi ki çok yer görmüşüz, iyi ki bu fotoğrafları çekmişiz” diye de tatil dönüşlerinden sonra teşekkür üstüne teşekkür ettiler.
Bundan sonra artık siz sadece sizin de olmayacaksınız, zaman da sizin olmayacak, bu bölgeye gelen tanıdıklarınıza zaman ayıracaksınız, siz de onlarla gezeceksiniz belki ama bu bizim insanlık görevimiz artık, yapacağız o kadarını. Bundan sonraki yıllarda artacak yoğunluğunuz, çünkü bu bölgede oturmayan ama tanıdığınız ahbaplarınız, dostlarınız veya onların tanıdıkları gelecek bu bölgeye ve sizlere uğrayacak, “nerelere gidelim” diyecekler.

Onlara önerileriniz olabilmeli, ona hazırlıklı olmalısınız! Belki bir çoğunuz, “aman, nerde çıktı bu yayla turizmi, eskiden ne rahattık, şimdi rahatlıkta kalmadı gelen giden yüzünden” de diyebileceğiniz dönemlere hazırlıklı olun bence, onun için önce siz, kendiniz için gezin bu bölgeyi, önce siz haberdar olun bölgemizin adeta bir yeryüzü cenneti olduğundan. Yaz bitti, sonbaharda gezi mi olur demeyin, kış geldi sakın demeyin, elinizde imkan oldukça gezin ve kendinize gelin bence iyi edersiniz! Kalın sağlıcakla.

















