Hapsiyaş köprüsü’nden Uzungöl’e

Karadenizolay.com -(Özel)-Bir hayli zaman olmuştu Uzungöl’e yaz mevsiminde gitmeyeli..önceleri fırsat bulup gidiyorduk ama tabi gitmekten sayılırsa..bizimkisi iş icabı olunca, takipler nedeniyle gittiklerimizi ben gitmekten saymam. Hem zaten tüm görevliler bilir bunu, belli bir görevdeyken gidilmiş yerlere “gittim” denilecek gidişler olmaz onlar. Benimkisi de o hesaptı. Aslında bunu Rahmetli Adnan Kahveci,  eşi ve çocukları ile Uzungöl’de söylemişti.  Bana “işin yoksa, Sumela Manastırı’na birlikte çıkalım, bakanken gitmiştim ama o gidişler bana hiç gitmişlik hissi vermez, vermedi de zaten. Gidelim” gitmiştik.  O zaman bu zamandır düşünürüm ve o zamana kadar  görevli gittiğim bir çok yere gitmediğimi o zaman anlamıştım!

Dokuz günlük Ramazan bayramını fırsata dönüştürüp, uzungöl’e çıkanlar öylesine çoktu ki, hani tabirimi mazur görün ama uzungöl doldu taştı tabiri abartı sayılmazdı. Son yıllarda daha çok arap turistlerin varlığından söz ediliyordu, bende merak ediyordum aslında var mı o söylenen kadar. Fakat yoktu, Araplar değil ama yerli turistlerden ben ya Arap göremedim ya da söylenenler abartıydı. Uzungöl, artık eskisi gibi değildi. Bir başka yazımda da söylemiştim, “Karadenizi önce biz gezelim” diye, o “biz” den kastım, Karadeniz insanıydı. Şimdi artık Uzungöl bile bize yabancı oluvermişti. o eski  uzungöl’in Uzungöl olduğu yıllardaki tenhalığın yerini, aşırı araç yığını ve dolayısıyla tıpkı o şehirlerdeki gürültü almıştı. Araçların birbirine yol vermesi bile sorun artık uzungöl’de.

Uzungöl, görmeyenler için gidilmesi gereken bir yer tabi. Fotoğraflarını hayal ederek büyüyenlerden tutun,  fotoğraflarını görünce, “ne mutlu size cennettesiniz” diye iç geçirenlere, gidip de doğasına, manzarasına doymayanların anlatımlarına imrenenlere  kadar hemen herkesi  büyüleyen  uzungöl’e çıkarken, Solaklı vadisinde hemen herkesin dikkatini çeken  Hapsiyaş Köprüsü’nde(Kiremitli köprü) fotoğraf çekmek için duruyoruz. Bu köprü,  ilk olarak 1935 yılında yapılmış ve bir başka örneği de bulunmadığı için 1996 yılında da “Anıtsal eser” olarak tescil edilmiş, 2002 yılında da aslına uygun olarak Trabzon valiliği tarafından restore edilerek bölge turizmine kazandırıldı. Hapsiyaş Köprüsü, sığınaktır aynı zamanda, yağmurlu havalarda o yöre sakinleri için. Köprünün hemen önünde yörenin kestane balı ve çiçek balı satışını yapan tezgahta fiyatları soruyorum. Çiçek balı 30 lira, kestane balı ise 50 lira. Aynı kestane balı Ayder’de 150 lira. Ayder balı diye de adlandırılıyor. Sanırım bu turizm patlaması, bizde fiyatları baya fırlatmış, canlı alabalık, çay ve bal fiyatları bana çok pahalı geldi. Düşüsenize çay yöresindesiniz ve ince bel bir bardak çay bir lira. Oysa kahvelerde çay normalde 40 kuruş. Neyse..

Oradan ayrılıp dedem, babam ve amcamların Çaykara’ya vardıklarında mutlaka ziyaret ettikleri,  ve bölgenin Müslüman olmasına  kaynaklı ettiğini söyledikleri Maraşlı köyündeki Maraşlı Saçaklızade Osman Efendi’nin türbesini ziyaret ediyoruz. Çaykara’nın hemen içinden, kaymakamlık binası önünden direk yukarıya doğru asfalt bir yolla çıkılıyor, oradan da devam edip, uzungöl yoluna zaten varılabiliyor. Hem manzarası ve hem de manevi havası ile Maraşlı Saçaklızade Osman efendi’nin türbesinden ayrılıyoruz. Son çıktığımda hala yolları tamamlanmamıştı Uzungöl’ün ama  artık tamamen asfalt ve yön levhaları da neredeyse eksiksiz yol boyunca. Tahmin ediyorum, hem bayram ve hem de hava güzel olunca Bayramın birinci gününde Uzungöl’ün kalabalık olabileceğini, yanılmamışım. Bir ara sanki İstanbul’da köprü trafiğine takılmışız gibi oluverdik. Araçların birbirlerine yol vermesi bile bir mesele oluverdi neredeyse. Türkiye’nin her yerinden plaka saymak mümkün tabi ama gurbetçilerle de yabancı plakaları da görebiliyoruz. İran plakalı araçlar da yok değil tabi.

Gölün çevresine dönülmüş o set duvarları ilk kez görüyorum, fakat aklıma uzungöl’ün suyunu karşılayan ve ilk kez DSİ tarafından yapıldığında Haldızan deresi üzerindeki bentler için de aynı “çevre kaygısı” dile getirilmişti zamanında ama o kalabalık trafiği gördükten sonra bende çevreci dostlarıma hak vermekten vazgeçtim. O  duvarlara rağmen göle uçan araçlar olmadı mı daha yakın bir zamanda, hem de ölümle sonuçlanan. İyi ki duvarla çevrildi Uzungöl, yoksa maazallah Uzungöl’in çevresini saran ve her birinin adeta birbirine inat “para hırsı” ile yapılmış o karmaşık binalar, göl möl dinlemez orayı da işgal ederdi kısa zamanda. O zaman da ortada Uzungöl diye bir yer kalmazdı zaten. Ellerinde birer cihazla bir zamanlar İstanbul sokaklarındaki  “değnekçi” leri aratmayan park parası kesen görevlileri nin sayısını da abartılı buluyorum. Tek yöndü yol otellerin yoğun olduğu yerde, şimdi bir başka cadde de dönüş için tahsis edilmiş ama ona rağmen çok kalabalık ve Uzungöl’ü bir tatil merkezinden çok  Konya’daki Mevlana türbesine çevirmişler. Durmadan doğruca Haldızan deresinden yukarıya doğru çıkıyoruz. Yukarıdaki bir balık çiftliğinden aldığımız alabalıklarla bir güzel mangal keyfi yapıp, bir yandan da buz gibi Haldızan deresinin sularında serinliyoruz.

Oysa Uzungöl dendiğinde aklıma ilk gelen Dursun Ali İnan’a uğrayıp, bir fotoğrafını çekecektim ve Uzungöl’ü yazarken de onun bir fotoğrafını kullanayım istiyordum ama zamanı değildi. Biz Dursun Ali inan’ı, keserle ağaç yonarken yıllar öncesinde gördüğümüzde o, şimdi onun tesislerini belki çevreleyen yapıların bir tanesi bile yoktu. Hem zaten onu babasına da “oğlun delirdi, parasını boşa harcıyor” diye şikayet bile etmişlerdi. Şimdi bakıyorum da Dursun Ali inan’ı babasına şikayet edenlerin de mutlaka Uzungöl’de bir tesisi vardır belki ve belki de “uzungölü ben yarattım” havalarından da geçilmiyordur, kim bilir! Dursun Ali inan’la görüşemedim, ama ne diyordur Uzungöl’ün şimdiki haline diye de merak etmiyor değilim. Uzungöl’den sonra aklıma ilk gelen isimdir Dursun Ali İnan, Uzungöl’ü yaratan tek sivil adamdır o. Çünkü o’nun 1987 yılındaki düşüncelerine bir yandan da Orman Bölge Müdürlüğü’nün örnek konaklama tesisleri olan desteğinin tanıklarıyız. Şimdi o orman bölge müdürlüğüne ait tesislere de baktım uzaktan, pek iç açıcı gelmedi bana ama yine de sağı solu, İnan tesisleri kadar çevrelenmemiş ve iyi ki varlığını sürdürüyor dedim kendi kendime. DSİ Bölge müdürlerinin ve iller Bankası bölge Müdürlerinin katkılarını elbette unutmuş değiliz.

Uzungöl’ü Uzungöl  yapan Dursun Ali inan, sadece bir kuru tesisle yapmadı bu işi, o kendi felsefesine uygun, kendince önemsediği özel sözleri de birer plakalar halinde, yaptığı tesisine asarak, insanlara adeta nasihat ediyor. Mütevazi kişiliğini nice insanları ağırlarken ki duruşunda hep gösterdi. Bakın o levhalarda neler yazıyordu;

“mücadeleden kaçanlar, mücadele edenlerden daha çok yara alırlar”, “kısaca anlatabilmek, yeteneğin kardeşidir”, “insanlar birbirlerini menfaatleri kadar severler”,  “korkaklar hiçbir zaman zafer anıtı dikememişlerdir”, “ Ağlayıp sızlamak, sabırdan daha yorucudur”, “Bu kadar insan gördüm içlerinden hiç biri Dünya’dan memnun değil, hiç biri de dünyadan gitmek istememektedir”,  “Eğer en yükseğe  ulaşmak istiyorsan  en aşağıdan başlamalısın”,  “yaşam ağır bir yük değil zaten uzun sürmeyecek”, “ Başını eğmek atlara yakışır, korkunuz korktuğunuza güç verir”, “ sözü altın olanların susuşu intihardır”, “neden iki kulağımıza karşılık bir dilimiz var biliyormusunuz, çok dinleyelim de az konuşalım diye”, “ne pahasına olursa olsun evlenin, karınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, kötü olursa filozof olursunuz”, “kadın kocasının delikanlılıkta sevgilisi, olgunluk çağında arkadaşı…devamı
için

Yine Ramazan ve yine Fındık ayı

M. kemal AYÇİÇEK- 18 Ağustos 2011


Aradan  34 yıl geçmiş..Ne ulaşım ne haberleşme ne kentleşme
şimdiki gibi değildi..sıcak yaz mevsiminde sabahtan akşama kadar
fındık dallarından asılmak, sepet  doldurma yarışı yapmak öyle
dile kolaydı. Şimdi onca yıl aradan sonra yeniden Ramazan ayı
fındık ayına denk  geliverdi.  Ben o 34 yıl önceki Ramazan
ayındaki fındık ayını ve fındık ayından anladığımı anlatacağım,
tabi hatırlayabildiğim kadarıyla..Bu yıl fındık geç oldu,iklim
değişiklikleri yüzünden her yıl Ağustos ayının ilk haftası
başlanan fındık toplanmasına bu yıl ancak üçüncü hafta, yani 15
gün gecikmeli olarak başlanabildi.


Aslında Ramazan ayı, 32 yılda bir aynı zamana denk geliyor.
Fındık ayı da bir ay sürüyor. Şimdiki gibi ne fındık toplama
makinaları icad olmuş, ne patos denilen fındığı den eden
makinalar var, ne fındığı yerden toplayan aletler, tabi ne de ot
biçme makinaları yok o zamanlar. Oruçlu olduğumuz bir gün, bizim
Keltemel diye adlandırdığımız fındıklıktayız. Dedem sağ o zaman,
nenem de sağ tabi. Evdeki yaşlılar, fındık ayında evde yemek
pişirme ve ev işlerini, diğer tayfanın tamamı, hani eli fındık
tutanlarda çoluk çocuk hep birden inilirdi fındıklığa..


Sabah ne kadar erken saatlerde abuskala (Fındıklık- iş yapılan
yerin yöresel adı, başlanmış bir iş alanı) inilirse o kadar
fazla iş görüleceğinden, evde belli bir disiplin içinde hareket
edilirdi. Evin reisi dedem, ne derse işler onun yönlendirmesi
ile yürürdü. Fındığa başlanması için mutlaka Devlet’in
belirlediği fındık toplama tarihleri dikkate alınırdı ki,
fındıkta randıman (kalite) yüksek olsun. Erken toplanan fındıkta
haşlanma, buruşukluk olacağı için genel de erken toplanması, bu
sorunu oluştururdu tabi. Ve fındığı olmuş ve herkesten önce
fındığını bitirmek isteyen bazı aileler vardı ki, gizli gizli
fındığa erken başlar, bunu herkesten gizlerlerdi. Öyle ya,
devlet erken fındık toplandığı ihbarını alırsa onun da bir
cezası vardı.


 Mesela
bakın Özellikle son yılların en düşük fındık rekoltesinin
konuşulduğu bugünlerde, iklimsel değişikliklerden dolayı
dallarda henüz olgunlaşmamış fındık karşısında erken hasadın
üreticileri zarara uğratacağını söyleyen Ordu Üniversitesi
Ziraat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Turan Karadeniz, “Üretici hem
maddi yönden zarara girecektir, hem de Türk fındığının
kalitesini istemese de düşürecektir. Dolayısıyla erken hasat
edilen fındık üreticinin zararına olacaktır, üreticilerimiz 15
Ağustos’tan önce bahçeye girmemeli. Aceleyle ve erken toplanan
fındıkta hem aflatoksin meydana geliyor, hem de fındık tam
anlamıyla iç dolduramadığı için ürünün randımanı düşük oluyor”
diye uyarıda bulunuluyor şimdiler de bile..


 Öyle evlerde sabah kahvaltısı yapılmadan inilirdi fındıklığa,
güneş doğmadan.. herkes eline bir parça ekmek, biraz da Gurut (Suyu
süzülmüş ayranla çökelek, minzi karışımının kurutulmuş,
yumurtadan büyük hali)
alır,
onu
fındık toplarken bir yandan yer ara sıra da tabi ona taze
fındığı katık ederdi. Güneş biraz yükselince, şöyle fındık
çuvalları da birer ikişer dolunca kuşluk vakti, abuskaldaki
sabah kahvaltısı zamanıdır. Abuskal, işin yapıldığı sahanın
genel adıdır ve burada çay demlenir, ev yakınsa evde hazırlanan
kahvaltılıklar abuskala indirilir ve topluca sabah kahvaltısı
bir piknik havasında yapılırdı. Kahvaltıdan sonra sıkı bir
çalışmaya girilir, taki öğle yemek molası ve namazına kadar.
Asıl işin yürüdüğü saat bu üç saatlık çalışma zamanıdır. Tabi bu
ramazan dışında böyledir. Ramazan ayı olunca, kimse daha hızlı
fındık toplamaya teşvik edilmez.


Ben bizimkilerin maskotuydum o yıllar tabi..sepetçi de
denebilir, türkücüde..yeri gelir, omuzlardan asılan kol
sepetlerini boşaltmak için koştururdum, yeri gelir hani eğilmesi
zor olan yaşlı fındık temlilerinin yere eğilmesini sağlamak için
onların üzerine çıkar, yeri gelir yanımda büyüklerim var demez
aklıma gelen türküyü çağırır, moral verirdim fındık
toplayanlara..dedem, namaz saatlerine çok itibar ettiğinden, o
dönemler şimdiki gibi camilerde hoparlör de olmadığı …

 devamı
için

http://karadenizolay.com/haber/935-bolge-haberleri-yine-ramazan-ve-yine-findik-ayi.html 

Çayeli’nde bir “Küçük adam”ın hikayesi

 Yeniden doğsan nasıl doğmayı istersin denildiğinde, “yine aynı, böyle küçük adam olarak doğmayı isterdim”

 

 M. Kemal AYÇİÇEK

 

www.karadenizolay.com (özel)-Sürekli gülümseyen bir “küçük adam”..bizim Keloğlan filmlerinden tanıdığımız o sevimli “cüce”yi anımsatıyor. Uzaktan görüldüğünde hemen “çocuk” sandığınız ama konuştuğunuzda, yaşına rağmen çok da olgun olduğunu, geniş bir bakış açısı olduğunu anlıyorsunuz..bir empati yapıp, kendinizi onun yerine koyuyorsunuz, “nasıl bir hayatı var acaba?” diye iç geçirdiğiniz, hatta biraz ezik, biraz da acınası baktığınız biri, konuştukça şaşırtıyor sizi.. hayatı sevmiş, kendisiyle barışık ve tüm “özürlü”lere de örnek olabilecek bir sempatikliği var…Recep Can Çelik’ten söz ediyorum..

 

“İki kıza çıkma teklif ettim, bana “boyuna bakta gel” dediler. Sevmekten nefret ettim, odur budur artık sevmemeye karar verdim. Sonra pişman oldular ama ben yüz vermedim. “tekrar arkadaş olalım” dediler ama ben onları affetmedim. Boyumun kısalığına laf ettirmem. Bana küçük adam denilmesi hoşuma gider, ama “cüce” denmesine fena halde bozulurum. Nede olsa küçük adam da “adam” kelimesi var.” Bu sözler ona ait..

 

Recep Can Çelik, 19 yaşında bir delikanlı..ama boyu ufak kalmış..Tıp dilinde “Akondroplazi”( En sık rastlanan kol ve bacak kısalığıdır. 26 bin-40 bin doğumda bir görülür. hastalığın kendine has bir yüz görünümü

kısa ve orantısız kol ve bacaklar vardır. ekstremitelerin proksimal (üst taraf) uçları kısadır) deniliyor rahatsızlığına gerçi ama halk dilince de “cüce” denilen bir delikanlı. Ergenlik çağlarında haline isyankar birisi..Televizyon seyrederken Artvin’de gözleri görmeyen bir kızın Elif’in hikayesini dinlediği sırada o kızın , “gözlerim görmüyor belki ama kalbim atıyor ya, ben nasıl isyan ederim” diyişinden sonra isyana tövbe etmiş, ve kendiyle barışık bir insan haline geldiğini söylüyor. Yeniden doğsan nasıl doğmayı isterdin diye soruyorum, gülen gözlerle bana bakıp, “yeniden doğsam yine böyle doğmayı isterdim, mutluyum” diyor. devamı için ….http://www.karadenizolay.com/haber/785-aktuel-haber-cayeli39nde-bir-kucuk-adam.html

Bir kare fotoğraf uğruna

Kaçkar dağına tırmandıktan sonra  mucize eseri kurtulan Haydar Celayir’in hikayesi..

 

Bir kare fotoğraf uğruna

 

M. Kemal AYÇİÇEK – 16 Nisan 2011

 

www.karadenizolay.com (özel)-NTV’de güzel bir proğram var, Serdar KILIÇ’ın “Doğada tek başına” adıyla yayınlanıyor. Bir bölümünde de iki arkadaşın Kaçkar tırmanışındaki feci kazasını anlattı.  Olay 1994 yılında olmuştu..kazadan bir mucize eseri kurtulabilen Haydar Celayir’in kurtarılması çalışmalarını bende izlemiş ve Hürriyet’te haber yapmıştım. Haydar’ın  Ayder yaylasına kadar grayder ile getirilmesi ve Ayder’de şimdiki şenlik alanında bir jeepe alınarak, önce Rize Devlet hastanesi, ardından da KTÜ Tıp Fakültesi hastanesine kaldırılmasına tanık olmuştum.O olayı biraz farklı yönü ile yineliyorum..

 

Sabahın erken saatlerinde yola çıkmış, önce Rize ardından da kurtarma ekibiyle Ayder yaylasına varmıştık. Olay 25 Şubat 1994 günü olmuştu. Photoglobe Dergisi Foto muhabiri Aydın Aksakal, Kaçkar’ın büyük buzul adı verilen bölgesinde ayağı kayarak, uçurumda ölmüştü. Ama yanındaki arkadaşı Haydar Celayir, tam bir mucize eseri kurtulabilmişti. O kurtuluşun ardından geliyordu Ayder’e. Yol yok.  O zamanlar Ayder Yaylası, sadece yaz mevsimlerinde turizme açıktı.(Şimdi artık yaz kış hep açık)Her yer karla kaplı, o yıl çok da kar yağmış, Ayder’in şenlik düzünde bile iki metre kar vardı.

 

Haydar, Aydın’ın peşisıra iniyormuş ve Aydın’ın büyük buzula kayıp düşmesinden hemen sonra kendisi de aynı yerde düşmüş ama bir ufak koğuk gibi bir kayanın orada, kazmasını saplayarak şans eseri durmayı başarmıştı. O durduğu yerde kendine kar evi yapmış, ve orada 4 gün sağ kalmayı başarmıştı. Hava sisli olmasından bir yeri göremiyor, ne tarafa gideceğini kestiremiyormuş. Dördüncü günün sabahında sis çekilince, konumunu görmüş ve kendi başına Yukarı Kavron yaylasına ulaşmayı başarmış, ardından orada kapalı bir eve girmiş ve ateş yakmış, ısınmaya çalışmış. Ayaklarının buzunu orada çözmeye çalışmış ve iki gün de orada kalmış, zaten kurtarma ekipleri de onu sağ olarak burada buluvermişti. Yanı kazadan 6 gün sonra..devamı için http://www.karadenizolay.com/haber/814-cevre-ve-doga-bir-kare-fotograf-ugruna.html

 

 

Fındık Odununu zona, zonu da sepete çeviriyor

 

M. Kemal AYÇİÇEK

 

www.karadenizolay.com (özel)-Yol kenarında bir mavi tenta. Altında önde zon yapan bir baba, yan tarafında da oğlu var. Baba-oğul yan yana bir uğraş içindeler. O görüntü beni çoçukluğuma götürüyor. Çok küçükken bizim köyde “sepetçiler” olarak adlandırılmış bir mahalle vardı.orada ilk kez insanları, fındık odunlarını yonarken görmüştüm ve hayran kalmıştım. Ne yapmaya çalıştıklarını anlamak için izlemiş, izlemiş ama bir türlü onların ne yapmak istediklerine karar verememiştim. İki elleriyle tuttukları bir bıçak (Eğri bıçak), habire kendilerine doğru çekiyorlar ve fındık odununu yontuyorlardı. İşte o anları yeniden anımsadım.

 

Trabzon’da Rahmetli Karadenizli sanatçımız  Erkan Ocaklı’nın söylediği türküden hatırlayanlarınız olabilir, “Araklı’nın bir köyü pervanedir pervane, rastladım düğününe oldum deli divane” diye, işte bu türküye konu olan  Pervane köyünün hemen altında, eski adıyla Bifara, yeni adıyla Merkezköy’de  Araklı- Uğrak-Bayburt  Devlet karayolu’nun hemen kenarındalar.39 yaşındaki Recep Erbay ile 17 yaşında, lise öğrencisi oğlu İzzet Erbay’la birlikteler. ……

haberin devamına http://www.karadenizolay.com/haber/869-aktuel-haber-findik-odununu-zona-zonu-da-sepete-ceviriyor.html

ulaşabilirsiniz

kimse opmesun damadı, gelin kizayi

Yaz mevsimleri genelde düğün sezonunun da başladığı bir mevsim. Okulların tatile girmesi ve gurbetteki yakınlarında iştiraklerinin sağlanması amacıyla genelde tatil dönemine denk getirilen düğünler, yaz mevsiminin de geleneksel etkinlikleri haline gelir oldu. Tabi eski köy düğünleri değil de artık salon düğünleri ağırlıklı olunca ister istemez bugünün düğünleri, geçmiş dönemlerdeki düğünler kadar insanlarda kalıcı ve hatırlanacak iz bırakmayabiliyor. Salonlar farklı olsa da artık hep belli Ritüellerden öte geçilemiyor. Eski dönemler de düğünlere davet götürüldüğünde, “horon var mı?, horon varsa gelirim” denir öylece söz alınırdı ama şimdi, kuru davetiyelerle yapılıyor çağrılar.

 

Düğün sahibinin kişiliğine göre ya da yaşam tarzına göre şekillenen düğünlerde kimi zaman her hangi bir çalgı ve oyun olmazken, kimilerin de her türlü çalgı olabiliyor. Kimileri düğünü dini usulleri esas alarak  salonlarda mevlüt veya Kur’an-ı kerim okutarak yaparken, kimileri de sade bir proğramla sadece düğün salonunun organizasyonlarına uyuyor. Kimi yörelerde de düğün sahibinin arkadaş çevresinin istek ve taleplerine göre şekilleniyor düğünler. Artık düğün sezonu açıldığına göre davetlere de gitmeye insan kendi zamanını ayarlamakta güçlük çekebiliyor. Ben fırsatını bulabildiğim bir Akçaabat düğününde gördüklerimi paylaşayım  haberin devamını http://www.karadenizolay.com/haber/872-aktuel-haber-kimse-opmesun-damadi-gelin-kizayi.html bulabilirsiniz

Su Hayat, Çeşmeler, Hayrat’tır Karadeniz’ de..

Çeşme, Farsça bir kelimedir aslında,  “çeşm” sözünden geliyor. Bu söz Türkçede “göz”e karşılık olup, “su kaynağı” manasındadır. Türkçede suyun kaynağına “göze” veya “göz” dendiği gibi Farsça’da da çeşme denmektedir. Arapça’da da , pınara “ayn” deniyor. Ayn “göz” manasına geliyor. Ben Karadeniz deki çeşmelerden bir çeşni yapıyorum bu yazımda..görenler var görmeyenler var, belki görmek isteyenler olacaklar vardır. Suyu kaynağından içmek kadar zevkli ve keyif veren ne olabilir?.

 

Karadenizli bunu bilir ve onun için Karadeniz de vardır, her susadığınız bir yerde bir göze, bir oluk, bir kurun, bir çeşme veya tekneler kurma ve yapma geleneği. Kimilerinde oluklar taştan, kepçe misali, kimilerinde bir ağaçtandır hem oluk ve hem de yalaklar ya da tekneler. Su “aziz”dir, “hayat”tır ama oluklar, çeşmeler, kurunlar, tekneler hep hayrattır, hayatın bir parçası olarak  Karadeniz bölgesinde.

 

Çocukluğumuzda tanıdık gözeleri..hani yerden kaynayan, yer altından ufacık kumlarla birlikte suyun yer yüzüyle … devamı için http://www.karadenizolay.com/haber/728-cevre-ve-doga-su-hayat-cesmeler-ise-hayrattir-karadeniz-de.html

Buzağıyı, annesine yalatmadı!

“Günü geçti, hala doğurmadı” diyor ara sıra, derin derin iç çekiyor Mavuş. Ahırda bir sığırı var ve doğum günü geldiği halde hala doğurmamış olmasının sıkıntısı bu. Evinden bir tarafa çıkamıyor, geleni gideniyle bir yere o da gitmek istiyor ama gidemiyor. Henüz doğum yapmamış sığırının gününü doldurmuş olmasına rağmen hala doğurmamış olması, ona ayak bağı oluyor. Bir de torununun düğünü var tabi,”iç çekmek” için bahanesi oldukça fazla aslında.

 Sabah kahvaltısından sonra ahırdan bir böğürtü, ardından sık sık ama normalden farklı çıkan bir sığır sesi. Mavuş, fırlıyor kahvaltı sofrasından sessizce, ağrılarından kambur bir halde aksayarak koşar adımlarla yöneliyor ahıra. Ardından gidiyorum. Ahıra girince buzağıyı görüyoruz, annesinin böğürtülerine aldırmadan buzağıyı annesinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Islak teni, parıl parıldıyor dananın. Henüz doğmuş, gözleri açık ama henüz ayağa kalkabilecek güçte (belki de tecrübe) değil. Kalkmak için yelteniyor, bir… iki … derken başaramıyor. Aklıma fotoğraf makinem geliyor, bir solukta koşturup makinayı alıyorum ve birkaç kare fotoğraf çekiyorum buzağıya.. Belki o an bana kızıyordur ama ben onun o güzelliğine sığınarak, sırf sizlerle de paylaşabilmek adına yapıyorum bunu..Güzel mi güzel bir Kınalı(!)

 Karadeniz’de hemen hemen herkesin bir lakabı vardır,  bilinilirliği ismin önündedir. Öylesine yaygındır ki bu durum mesela Mavuş’un ilk oğlu ortaokuldadır …. devamı http://www.karadenizolay.com/haber/903-cevre-ve-doga-buzagiyi-annesine-yalatmadi.html

Geleneklere değil sevgiye odaklandık!

“Bir insanı kırk kişi sever bir kişi alır” diye bir söz vardır hani, “Her seven sevilenin boy aynasıdır. Sevmek sevilenin o aynaya bakmasıdır” der ya  Özdemir Asaf, Gelenek ve göreneklere sanki saygısızlık etmişcesine bir eyleme, bir düğüne adım atıyoruz. Aynı ülkenin insanı ama farklı yörelerin çocuklarının birbirlerini “sevmiş” olmalarına saygımız adına, Geleneklere değil de sevgiye odaklanarak Trabzon’un kızını, Kırşehir’in delikanlısına verdik. Onun hikayesini paylaşayım istedim.

 

Evlilik, öyle çok basit ve hemen hoppala sıya yapılacak bir olay değil elbette.özellikle yaş, sosyal ve ekonomik denklikler gözetilir. Kız ve erkeğin seçiminde soy ve sülalenin araştırılmasına özen gösterilir. “Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al” , “Kız anadan öğrenir bohça düzmeyi, oğul babadan öğrenir sohbet gezmeyi” sözleri bunun belirtisidir dense de mesela ben bir büyüğümden duymuştum, “kız istersen eğer, o evde ilk önce canlı çiçeklere bak, bakımlı ve diri iseler, çekinme o evin kızını iste” diye. oğlum için kız  istemeye  gidersem (tabi oğlum bana bu işi bırakırsa) o evdeki canlı çiçeklere bakacağım, eğer çiçekler bakımlı ise, sararmamış, solmamış ve çiçeği mutlu görürsem kız ailesi hakkındaki kanaatim olumlu olur. Onun için başkalarına sorma veya araştırma gereği bile duymam!

 

Vikipedi’deki ifadesiyle Gelenek , “bir toplumda, bir toplulukta çok eskilerden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar.

 

Gelenek kavramına sosyal bilimlerin farklı alt disiplinlerinin yaklaşımları ile geleneksel toplumların yükledikleri anlamlar arasında hem benzerlikler hem de farklılıklar bulunur. Sosyal bilimler geleneğe toplumların yaşadıkları coğrafya, iklim vb. gibi dışsal koşullara uyum sağlamak amacıyla türetilmiş, beşeri kaynaklı “inşa”lar, “icat”lar olarak bakarken geleneksel toplumlar kendi geleneklerinin kaynağını “mit”sel atalar, kahramanlar ve Tanrı gibi kutsal da görürler. Sosyal bilimlerde daha fenomenolojik bir yaklaşımla gelenekleri salt işlevsel özellikleri yönüyle görüp kökenlerini bu işleve bağlayan açıklamaların yanı sıra, gelenekleri belirli bir anlam bütünlüğünü yansıtan fenomenler olarak değerlendiren yazarlar da vardır. Her ne kadar bu yazarlar da geleneğin kaynağını kutsalda görmemekteyseler de onun sadece işlevsel boyutuna indirgenemeyeceğini iddia etmişlerdir. (bkz. Claude Levi Strauss)Özellikle Avrupa’da aydınlanma çağı sonunda gelişen Tarih anlayışı ve Tarihselcilik perspektifi geçmişe ilişkin (ve günümüzdeki de) her düşünce, anlayış (konsept) ve tavrın kaynağını dönemin diğer olgularının bütünselliği içinde aramak yönünde bir eğilimin gelişmesine yol açmıştır. Aydınlanmanın kaynağı evrimci görüşe kadar giden …. devamı http://www.karadenizolay.com/haber/908-cevre-ve-doga-geleneklere-degil-sevgiye-odaklandik.html